Geçen gün eşimle birlikte tanışmamızdan itibaren çekildiğimiz fotoğraflarımızı bastırdım ve bir albüm hazırlamaya koyuldum. O sırada elim üniversiteden sonra kendime hazırladığım albüme gitti. Ne kadar da özenmiştim her detayına. Oturup kendim için bir şeylerle uğraşmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Uzun süredir ilgilendiğim şeyler ev dekorasyonu, misafirler için menü hazırlama ve sunum hazırlama gibi işlerdi. Bunlardan da keyif alıyorum ama o albümü karıştırırken bir not buldum ki o, beni en az yedi sene öncesine götürdü:
"Hüznü dost edindiğim, gözyaşlarımı kimi zaman sevinçten kimi zaman üzüntüden kendime yoldaş bellediğim; ama en sonunda yüzümü tebessüme teslim ettiğim, bazen günahkar, bazen tevbekar, bazen karanlıkta, bazen ümitvar; ama her daim kalemle, yazıyla, yazgıyla hemdert ömrüme..."
Yıllar önce ömür yolculuğumu böyle tanımlamıştım ve uzun zaman boyunca hüzünle yoğrulmuş kalbimi daha iyi anlatamazmışım. Bu not elime geçince mutlaka yazmam gerektiğini düşündüm. Bilgisayarı masaya koydum, yazmaya karşı iştahımı kabartan güzel bir müzik açtım, tam başına oturacaktım ki telefonum çaldı. Ablam benden bazı eşyaları almaya gelecekti, annemin bakımını biraz ele alıp sonra bana iade edeceği bir çiçeğim de dahil. Çiçeği alayım da bir torbaya koyayım derken elimden düşürdüm, ortalık battı. O an evi süpürmeye kalksam zihnimde çoktan sıralanmaya başlamış cümleleri de çekebilirdim süpürgeye. O yüzden her şeyi olduğu gibi bırakıp oturdum yazının başına.
Hayat bir insanı anlama çabası içinde geçiyor yine. Beni bıraktığınız yerde, farklı farklı insanlarla çarpışarak, biraz birbirimizi dönüştürmeye çalışarak biraz hallerimizi kabullenmeye çalışarak geçiriyorum ömrümü. Bazen ilişkilerde tutunabildiğim şeyler benim ya da karşı tarafın iyi niyeti oluyor. Peygamber öğüdüne uyup niyetten ötesini boşvermeye çabalıyorum. Ancak hayatımın yeni bir imtihanı olarak sezgilerimle bana söylenenlerin çeliştiği durumlarla karşılaşmaya başladım. Ben karşımdakinin davranışlarında bir kurnazlık, işgüzarlık seziyorum ama onun dilinde "sakın beni yanlış anlama"lar, "iyi niyetimden söylüyorum"lar, "bak ben seni düşünüyorum"lar... Söyleyebilir misiniz, iyi niyet bu kadar yanlış hissettirebilir mi kendisini? Ya da arkamdan bir şeyler çevriliyor, konuşuluyor gibi hissederken yüzüme saçılan gülücükler, ne kadar çok sevildiğimin ifadesi gibi. Gerçek bir sevgi insanı ikilemde bırakmaz diye öğrenmedik mi? Böyle durumlarda şüphelerimi içime gömmeye çalışıyorum sui zanna teslim olmamak için. Ama şüphe bu, durduğu yerde sakince beklemiyor, yerini genişletmeye devam ediyor; öyle ki bir şey söylemesem beni boğacak oluyor. Bazen duygularımı içime atabilme kapasiteme ben de şaşırıyorum. Psikoloji uzmanları boşuna konuşmanın öneminden bahsetmiyorlar, sustukça bıçaklarım bileniyor, söyleyeceklerim daha da yaralayıcı hale geliyor. Bu defa ağzımı açarsam söyleyeceklerimden korktuğum için susuyorum. Üzüntü olsa dargınlık olsa belki daha katlanılabilir olurdu susmak ama şüphe insanın içini yiyip bitiriyor. O yüzden bir an önce yüzleşip kimle karşı karşıya olduğunu tartmak istiyor insan, karşılaşmaktan ne kadar korksan da.
Kaostan, kavgadan, huzursuzluktan son derece korkan bir insan olsam da kendimi korkusuz biri olduğuma ikna ettim yıllar içinde. Neyden korkuyorsam gidip ilk onu yaptım ve bu yaptıklarım bana güzel kapılar açtı. Korktuğum hiçbir şeyin korktuğum kadar korkutucu olmadığını gördüm. Neyden kaçınırsan daha çok büyüyordu gözünde ve her şeyi göze alıp bir cesaret atlamak gerekiyordu içine. Şimdi kavga çıkarmaktan çekinmeyen, yüzleşmekten korkmayan, sessiz kalır nasılsa diye haksızlık yapılabilecek biri olmadığım için çok mutluyum. Bu anlar git gide daha güçlü bir insan olmamızı sağlıyor aslında. Bir yüzleşmeyle dünyamızın başımıza yıkılmadığını görmek sonraki yüzleşmeler için de gereken özgüveni veriyor ve belki bu defa daha az süre emeğinin/ iyi niyetinin vb. suistimal edilmesini sağlıyor. Benim ardımda yine de epey uzun süre suistimal edilmiş iyi niyetlerim ve emeklerim olduğunu söylemeliyim. Cesaretimi toplayana kadar mutlaka bir süre huzurun korunmasına dair saplantımdan yararlanılmış oluyor.
O yüzleşme sonucunda yukarıda bahsettiğim cümleler sıralanıyor. Bir insanın ağzı bir şeyler derken yalan söylediğine kanaat getiremiyorum, bahsettiği iyi niyete inanmak istiyorum. Ancak sezgilerimin de yanlış olduğunu söyleyemiyorum. Kalp hisseder doğrusunu. Bu anlarda artık karşımdakinin söylemini doğru kabul edip yeni ve temiz bir sayfa açıyorum kendimi zaten yatkın olduğum kindarlığa teslim etmemek için. Ama saf olmayı ve defalarca aynı delikten ısırılmayı da kabul edemiyorum. O nedenle artık o kişiye karşı mesafeli ve temkinli davranmayı seçiyorum. Aslında tam olarak şu alıntıya uymaya çalışıyorum:
"Akılsız adam ne affeder ne de unutur; saf yürekli adam önce affeder ve sonra da unutur; bilge ise affeder, ama hiçbir zaman unutmaz."
Kimse fark etmese ya da söylemese bile ben kindar biri olduğumu biliyorum. Evet, bana yaptığınız kötü bir şeyi ya da beni üzdüğünüz bir anı hiç unutmayacağım :') Bu durumu biraz olsun eşitlemek içinse insanların bana yaptıkları iyilikleri de kendime hatırlatıyorum. Engin Geçtan, Hayat kitabında şöyle diyordu narsisist insanı betimlerken: "Kendisine yapılmış olan iyilikler onda iz bırakmaz." Böyle bir insan olmaktan Allah'a sığınırım. Bunun insanı nasıl insafsız ve nankör biri haline getirdiğini gördüm. O nedenle kine teslim olmadan ancak defalarca da kırılmadan yaşamanın yollarını aramaya devam ediyorum. Bir şiirle ayrılalım:
.jpg)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder